Ey Raqip, çocukları da öldür büyürlerse yanarsın!

Ey Raqip, çocukları da öldür büyürlerse yanarsın!

Muhittin CEMİL / Ender KARADENİZ

Kuto, Ayşo ve arkadaşlarının “Hendek Konferansı” sonuç bildirgesi:

“Ey Türk Milleti, biz şu anda yaşları 6 ile 10 arasında olan Sur çocukları olarak, ben Kuto ve eşbaşkan kardeşim Ayşo’nun ‘kolaylaştırıcılık’ yaptığı Hendek Konferansımızda, size şu mesajı gönderme kararı aldık.

Hendeklerin ve barikatların gerisindeki ablalarımızın ve abelerimizin polesle yaptıkları mücadelede onlara su, ekmek taşıyarak yardım ediyoruz.

Vurulduklarında başlarında toplaşıp ağlıyoruz. Neyin ne olduğunu gözlerimizle görüyoruz.

Arada bizden de ölenler oluyor. Kollarından bacaklarından tutup evlerimize taşıyoruz.

Dayıklarımız, Bavlarımız, Keklerimiz, Xwişklerimiz, Heklerimiz onları kokmasınlar diye buzdolaplarına koyduğu zaman, biz çok üşüyoruz. Evlerimizin kapılarını kırıyorlar. Bizi dövüyorlar. O zaman evlerimizden kaçıyoruz, barikatların arkasındaki abelerimizin, ablalarımızın yanına sığınıyoruz. Dayaktan, ölümden anca böyle kurtuluyoruz. Hava soğuk. Aç kalıyoruz. Dün tanklar da geldi. Bizler gözümüzü dünyaya açtığımızdan beri bu tankları görüyoruz. Dağları toplarıyla vuruyorlardı. Şimdi bizi vuruyorlar.

Cizre’yi, Sur’u, Kürdistan’ın direnen şehirlerini, ilçelerini, mahallelerini, sokaklarını ve evlerini yok mu edecekler? Direnen herkesi “hendeklere mi gömecekler?”

Bilmiyoruz. Ama eğer ölmezsek biz büyüyeceğiz. Şimdi 7 ve 10 yaşlarındayız. On yıl sonra her birimiz barikatlarda ölen ablalarımızın, abelerimizin yaşlarında olacağız. Onları unutmayacağız. Nasıl unuturuz ki, onlar bizim öz ablalarımız, abelerimiz. Başlarında durmuşuk. Son nefeslerini duymuşuk. Kanlarıyla ıslanmışık. Ey bizim yaşımızdaki Türk çocukları... Okullarınızda kendi dilinizde şarkı söylüyor, oyun oynuyorsunuz. Sıcacık evlerinizde uyuyorsunuz. Biz uyumuyoruz. Tanklar evlerin camlarını titretiyor. Helikopterler damlarımızın kiremitlerini uçuruyor. Top sesleri. İnsan inlemeleri. Evlerimiz pıhtılaşmış kan kokuyor. Biz de sizin gibi yaşamak isterdik. Olmadı. Henüz ölmedik ama çocukluğumuzu sizin babalarınız öldürdü. Sizlerle hiçbir zaman Sur sokaklarında oyun oynamıştık. Belki oynarız diyorduk. O da olmadı. Olmayacak. Bizim büyüklerimiz hala “Türklerle birlikte yaşamaktan” söz etse de biz konferansımızda, “ortak vatan” sözünü, büyüklerimiz kızmasın diye belgemizden çıkarmadık.

Türk çocukları, size ‘kardeş’ demek istemiştik. Babalarınız önledi. Kardeşlerimizin babaları bizi öldürüyor. Çok kötü ama artık bizim de içimizden “kardeş” demek gelmiyor. Artık çok farklıyız.

İşte Konferansımıza katılan kızların elleri kına yerine abelerinin ablalarının kanlarıyla boyanmış. Erkek çocuklarının burunlarından akan sümükler soğuktan donmuş, dudakları çatlamış. Kir pas içindeki yüzlerinde, gözlerinden akan yaşlar tertemiz yollar yapmış... Herkesin ayakları mor. Gülmeyen yüzler, çatılmış kaşlar. Biz Konferans yaparken içimizden birçoğunun abesi, ablası şehit düşmüş. Konferansımız bittiğinde annelerimiz  kuru ekmeklerle çökelek getirdi. Yemedik. Mezardaki çocuk açken boğazımızdan geçmedi. Yutkunduk. Açlığımızla birlikte öfkemizi büyüttük. İncecik seslerimizle, yırtınır gibi avaz avaz bir marş söyledik, Konferans kapanış marşı:

“Ey raqip”...

Bizi duyuyor musunuz?”

(Not: Ey poles... Bu Konferans sonuçta bir kurgudur, çocukları öldürmeye kalkışma...)

Kürt’ün DNA’sı nasıl değiştirilecek?

Zavallı Hürriyet Gazetesi

En kıytırık konularda Saray’a yalakalık üstüne yalakalık yapıyor. Perşembe günü yazdığı yazıda Ertuğrul özkök bir rekor daha kırdı. “Seçilmiş Cumhurbaşkanı” diyerek, sanırsınız bu ülkede tek “seçilmiş” oymuş gibi konuştu. Örneğin hiçbir milletvekili için “seçilmiş milletvekili” demiyor. Maksat, “ben seçilmiş Başkanım, her istediğimi yaparım, yaptığımın hesabını da vermem” diyen Erdoğan’a yalakalık. 17 aralık günü yazdığı yazıda yaptığı yalakalık, “17 Aralık yolsuzluk” operasyonundan tek kelimeyle söz etmeyişinde de yansıdı. Güya bu Saray “jest” yapmışmış. Çok güzelmiş. Jest de şuymuş, Nobel Ödülü’nü alan bilim adamını Saray’a davet etmişmiş. Bunun “jestle” ne ilgisi var ki? O Nobel ödülü “barışı”, “insan haklarını”, “Kürt sorununda çözümü” savunan romanlar yazdığı için verilmiş değil. Üstelik adamcağız “Arap asıllı”. Yaptığı keşif Türk bilim kurumlarının marifeti de değil. Yani şuna benziyor: Halterciyi Bulgaristan yetiştiriyor. Adam rekor üstüne rekor kırıyor. Sonra Türkiye’ye gelip “milli” oluyor.

Rekoru da Saray kırmış sayılıyor. Bu matrak. Ama bu defaki daha matrak. Çünkü o Nobel alan bilimci, “Türk Bilim takımına” da girmiş değil. İşi bitince ABD’ye gidecek. O ülkeye hizmet edecek. Ama bizimki adamın Türkiye “çalışmalarını” övüyor. Nobeli alan adam, önce Saray’a gitmiş, yemek yemiş, sonra Anıt Kabır’e varmış, fatiha okumuş, madalyasını da Genel Kurmay’a vermiş.

Müthişmiş... Tarih, şimdiye kadar bu kadar acayip bir Nobelli bilim adamına sahip olmadı. O yalaka, onun yalakalığını göklere çıkaran köşebaz da yalaka. Kuto dedi ki, “Nobel madalyası Genel Kurmay’a yakışmış... DNA uzmanının madalyası, Kürtlerin DNA’sını değiştirip, hepimizi, tıpkı Sancar’ı Türk yaptıkları gibi Türk yapacak olan Genel Kurmay’a verilmeyecek de Apê Musa’ya mı verilecekti?”

Hayvanı ahırdan çıkarıyor insanı eve hapis ediyor

Türk Başbakan’ı şedit laflar ediyor. “Hendekleri kazanları hendeklere gömeceğiz.” “Mahalle mahalle, sokak sokak, ev ev hepsini temizleyeceğiz.” Sonra şöyle de konuşuyor: “Büyük acı duyuyorum. Diyarbakır’ı aşkla seven biriyim ve Sur içini bilirim. Bıyıklı Mehmet Paşa Cami, Fatih Paşa Cami tahrip edildi. Türkler ile Kürtlerin tarihi ittifakının başladığı yer. İnsanın yüreği yanıyor. Buraları onların insafına terk edemezsiniz. Barbarlar, zalimler hem tarihi dokuya hem insani dokuya büyük zarar verdi. Malezya’dan bir öğrencimin eşi Sare Hanım’a mesaj göndermiş. O da bana getirdi telaşla. Dargeçit’te insanlar güvenlik için terk ediyorlar. “Hocam terk ettikleri ahırlar ve ağıllarda yüzlerce hayvan aç kaldı” diyor. Onun üzerine Efkan Bey’i (Ala) aradım. “Terk edilmiş ahırların hepsini tek tek açın besleyin” diye. İşin buraya kadar giden boyutu var. Sadece insan açısından değil, hayvanlar ve nebatat açısından da düşünüyorsunuz. İnsan çok üzülüyor.”

İşte böyle. Yüzlerce sivilin ölümüyle böyle alay ediliyor. Sare hanım Malezya’dan mesaj almış. Çok telaşlanmış. O da İçişleri Bakanı Efkan Beyi aramış. “Ahırların hepsini ‘tek tek’ aç demiş... Hepsini besle” emrini de vermiş. Hayvanat ve nebatata çok üzülüyormuş. Şu hale bakın; hayvanları ahırdan çıkarıyor, insanları evlere hapsediyor, nebatata üzülüyor, hayvanatı besletiyor, insaniyeti öldürüyor... Kuto bağırıyor, “katilmiyem, dağlarımızdaki meşelerimizi yakiy, sincaplarımızı öldüriy, Kandil’de davarlarımızı telef ediy, katırlarımızı vuriy... Bu Başbakan’ın içi, ne hayavanata, ne nebatata, ne de insaniyete yanmiy... Bizimle dalga geçiy... Ben de Sare Hanım’a buradan mesaj gönderiyem: Evlerin altındaki ahırda hayvanlar açlıktan telef oliy, yukardaki odada çocuklar senin kocanın adamları tarafından öldüriliy... Ahırların kapısını açtırdın, iyi ettin, bir de evlerin kapısını açtır... Mesajı Malezya’dan değil, Sur’dan göndermişim. Cevap bekliyem...”



↳Son Güncelleme: 19 Aralık 2015 13:45

Bu Haber Hakkında Ne Söylemek İstersiniz?

UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren, halklara ve inançlara saldıran, nefret suçu ve cinsiyetçi söylemler içeren, şiddete teşvik eden ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.

Editörün Seçtikleri

Video Galeri

Arşiv

Özgür Gündem Birinci Sayfa

“Binevş”

Cümle Alem

Qırıx


Okurlarla Başbaşa


Medya Diyalog


“Özgür