Bir doğumun anlamı

Bu bir özgürlük çizgisiydi ve sonsuza kadar böyle gidecekti. Kendi deyimiyle, ‘Yaşam ya özgür olacak, ya hiç olmayacak, ilkesine bağlılığım, doğuştan ölüme veya sonsuzluğa kadardır’ Evrende, doğada her doğum veya oluşumun diyalektiği, daha iyiye, güzele, çeşitliliğe ve özgürlüğe ulaşma amacındadı.... →  Asrın Hukuk Bürosu

Bu bir özgürlük çizgisiydi ve sonsuza kadar böyle gidecekti. Kendi deyimiyle, ‘Yaşam ya özgür olacak, ya hiç olmayacak, ilkesine bağlılığım, doğuştan ölüme veya sonsuzluğa kadardır’

Evrende, doğada her doğum veya oluşumun diyalektiği, daha iyiye, güzele, çeşitliliğe ve özgürlüğe ulaşma amacındadır. Bitkiler âleminin çeşitliliğinden, hayvanlar âleminin çeşitliliğine, oradan insan ve toplumun oluşumuna ve çeşitliliğine varan evrimsel zincirin halkaları, bu amacın gerçekleşme biçimleridir. Bu halkaların en gelişkini olan insan ve toplumunun doğuşu, kutsallıkla özdeştir. Güneşin doğuşundaki kutsallık kadar kutsanan bu gerçeklik, tanrıça ana ile temsilini bulacaktır.

Tanrıça ananın kutsallığının temelinde tarım ve hayvanları evcilleştirmedeki yaratıcılığı kadar, onun, özellikle insan yavrusunu doğurmadaki mucizevi özelliğidir. Neolitik toplumun anaerkilliği de buradan gelir. Bu toplum yapısında erkek, siliktir ve kadının başta doğum özelliği olmak üzere, üretimdeki yaratıcılığına karşı oldukça kıskançtır. Sümer sınıflı toplumuna geçişte ve Sümer mitolojisinde, bunun izlerini bulmak mümkündür. Erkeğin egemen ve efendi haline gelme mücadelesinin simgesi Enki’nin, hile ve kurnazlıkla tanrıça İnanna’nın elindeki uygarlık değerlerini (‘me’leri) nasıl çaldığı anlatılmaktadır. Ama bu da egemenliğini meşrulaştırmaya yetmemektedir. Çünkü erkek tanrı Enki, tanrıça ananın canlı insan yavrusunu doğurma yeteneğini gösteremediğinden kutsallık kavramı hala tanrıçadadır. Enki, tanrıçanın bu üstünlüğü yıkmak için bir başka oyuna başvuracaktır. O da çamurdan insan heykelcikleri yapma yoluyla İnanna’ya üstünlüğünü kabul ettirme arayışıdır. Çamurdan yaptığı heykelcikleri İnanna’ya gösterdiğinde, İnanna tarafından alaya alınır; “Bunlar canlı değil” der. Ama Enki ve ardılları, gerçeğin yerine yalanı ve aldatmayı geçirmede ustalık sergileyecek, sonraki aşamalarda çamurdan heykelciklere “Tanrı ruhunu üfledi canlandı”, diyerek, bununla gerçek tanrıça doğumlarını geri plana atacak, daha da ileri giderek, “Kadını kaburga kemiğinden yarattı” düşüncesini zihinlere yerleştirerek erkek egemenliğini meşrulaştırmayı başaracaktı.

Böylece gerçek ve anlamlı doğumlar, yerini tersyüz edilmiş sahte biçimlere bırakacaktı. Bu temelde önce kadının köleleştirilmesi, sonra insan ve toplumun kullaştırılması ve köleleştirilmesi süreci başlayacaktı. En son köleci devlet olan Roma hukukunda “Köle ana ve babadan doğan çocuk da köledir” hükmüne varılacaktır. Köle ana ve babadan doğmanın, artık bir anlamı yoktur; çünkü köle doğmak, insanca ve özgürce yaşama hakkının daha doğuşundan elinden alınması, emek ve değerlerinin, egemen sınıfın hizmetine sunulması demektir. Örneğin tarihte gerek Sümer ve Babil zigguratları, Mısır pramitleri, görkemli saraylar, stadyumlar ve birçoğu hala ihtişamını sergileyen eserlerde çalıştırılan ve bu eserlerin yaratıcısı milyonlarca kölenin adı bile anılmamaktadır. Spartaküs, Roma köleci düzenine karşı başkaldırmış olmasaydı, onun da adı anılmayacaktı. Demek ki, köle ana ve babadan doğan köle çocuk, özgürlüğü için mücadeleye girişmedikçe, kendi anlamsız doğumunu anlamlı hale getiremezdi.

Kürtler, cumhuriyetin kuruluşuna götüren ortak mücadelede asli unsur olarak yer almasına ve demokratik cumhuriyet beklentisine rağmen, 1923 Lozan sürecinde, dönemin kapitalist dünya hegemon gücü İngiltere’nin devreye girmesiyle birlikte, Musul-Kerkük karşılığında cumhuriyeti ancak Kürtleri yok sayan homojen ulus-devlet olma şartıyla tanıması; ardından buna tepki olarak gelişen Şeyh Said, Ağrı, Dersim isyanlarının, Şark Islahat Planı adı altındaki soykırım planıyla adım adım bastırılmasıyla iç içe yoğun Türkleştirme süreci altında 1950’lere gelindiğinde, artık kendi deyimleriyle, Kürtlerin özgürlük hayalleri mezara gömülmüştür! Kalanlar içinse geçerli olan, dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un deyişiyle, Saf Türk ırkından olmayanların (yani Kürtlerin) bu ülkede bir tek hakkı vardır; o da köle ve hizmetçi olma hakkıydı!

Amara’dan doğuş

Bu hükmün bütün ağırlığıyla kendini hissettirdiği yıllarda Abdullah Öcalan, 4 Nisan 1948 (Resmi kayıt 14 Nisan 1949) tarihinde, Urfa’nın (Riha) Halfeti İlçesinin Ömerli (Amara) Köyü’nde doğdu. O da Spartaküs gibi köle ana ve babadan doğan köle bir çocuktu; çünkü Kürt olarak doğmuştu! Kölelik ve yok sayma altındaki doğuşunu anlamlı hale getirmekten başka seçeneği yoktu. Bunun yolu, özgürlük için mücadeleden geçecekti. Öcalan bu konuda, doğuşunu, yaşamını ve çizgisini, şu sözleriyle özetlemiştir; “Aslında doğmadım, doğduysam yaşamadım, yaşadıysam özgürlük için yaşadım.” Kürt olarak doğmak, aslında doğmamaktır; tıpkı köle ana ve babadan doğan çocuğun da köle sayılması gibi. Kaldı ki daha doğmadan önce kendi kimliğiyle, kültürüyle, anadiliyle özgürce yaşama talebi, ‘eşkıyalık’ olarak suç sayılmıştı. Doğumundan sonra da ‘bölücülük’, günümüzde ise “terörizm” sayılacaktı! Kimliğine, kültürüne, diline, bireysel ve kolektif haklarına sahip çıkma iradesi ve talebi, sistem tarafından her türlü baskı, işkence, yargılama, zindan ile karşılık buluyordu.  Ama kendi kimliğiyle, diliyle ve kültürüyle yaşama hakkının gasp edildiği bir ëyaşama’ da yaşam denilemezdi. Dolayısıyla Kürt olarak doğmuş bir birey, iki seçenekle karşı karşıyadır; ya varlığını, kimliğini, soy değerlerini inkâr edip Türkleşmeyi kabul etmek, ya da buna karşı özgürlük mücadelesine girişmektir. Azıcık onuru olan insan, elbette ki inkâr düzenine karşı “varlığını koruma” ve “özgürlüğünü sağlama” yolunu tercih edecektir.

Özgür Kürdün doğumu

Kaderinin önceden “köle” olarak belirlendiği bir doğumun kendisi, aslında doğmamakla özdeştir. Doğduktan sonra da bu çocuk, elbette bu çelişkileri, inkârı, yok saymayı sorgulayacak, tercihini özgürlük mücadelesinden yana yapacak, her adımda doğumunu daha da anlamlı kılacaktı. Bununla hem köleci inkâr düzenini geriletecek hem de kendisi ve halkı için özgürlük alanlarını adım adım örecekti. Kendi doğuşunu anlamlı kılmak kadar, başka anlamlı doğuşları da yaratacaktı. O güne kadar Kürtler, tarih ve uygarlıklar boyunca hep yabancı egemenlerin veya kendi işbirlikçi egemen sınıfların üzerinde her tür oyunları oynadıkları “nesne” durumundaydılar. Öcalan ile birlikte ilk kez “özne” durumunu yakalayacak ve kendi öz çıkarlarına hizmet eden bir önderlik çizgisine ve paradigmasına kavuşacaktı. Dolayısıyla kendisiyle beraber Kürt halkının tarihte ilk kez halk önderliğinin de doğuşuydu. Aynı zamanda Ortadoğu Rönesans’ının (Yeniden Doğuş) doğuşu olacaktı. Köleliğe başkaldıran Sümer ve Mısır köleci düzenlerinin günümüz temsilcisi çağdaş nemrut ve firavunlarına karşı, çağdaş ibrahimî hareketin doğuşuydu. Kölelikten beter durumdaki Kürdün Çağdaş Spartaküsçe doğuşuydu. Tek başına da olsa haksızlıkların, vicdansızlıkların üzerine yürüyen ve bu yüzden çarmıha gerilen çağdaş İsa’nın doğuşuydu. Tanrıların elindeki ateşi çalıp, halka aydınlanmayı götüren çağdaş Prometheus’un doğuşuydu. Hepsinden önemlisi, ilk ezilen cins olarak kadınının dirilişi, özgür kadının doğuşuydu. Özgür iradeli demokrat Kürdün doğuşuydu. İnkâr cumhuriyetinin (homojen ulus-devlet) geriletilişi ve demokratik cumhuriyetin doğuşuydu. Halkların özgür, eşit, gönüllü temelde demokratik birliklerinin doğuşuydu. Demokratik uluslaşmanın, demokratik özerkliğin, demokratik özyönetimin, dünya ve bölge çapında da demokratik modernite sisteminin doğuşuydu.    

Yaşam ya özgür olacak ya da hiç!

Doğuşunu anlamlı kıldığı kadar hem kendisi hem de halkı ve ezilen halklar için yaşamı da özgürlük temelinde anlamlı kılmıştı. Fiziki olarak dört duvar arasında bir adada tutulsa da, burayı da Anadolu ve Mezopotamya halklarının barış adası haline getirmekle onurlu barışın da doğuşu oluyordu. Halen mutlak tecrit koşullarında, çarmıhta veya tabutluğunda bekletilse de hem doğum, hem yaşam, hem onurlu barış, hem de özgürlüğün anlam yücelişi olacak, bu koşullarda da özgürlük mücadelesini sürdürecekti. Bu bir özgürlük çizgisiydi ve sonsuza kadar böyle gidecekti. Kendi deyimiyle “Yaşam ‘ya özgür olacak, ya hiç olmayacak’ ilkesine bağlılığım, doğuştan ölüme veya sonsuzluğa kadardır”.

Hakikat Penceresi

0 Yorum

Bu Yazı Hakkında Ne Söylemek İstersiniz?

UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren, halklara ve inançlara saldıran, nefret suçu ve cinsiyetçi söylemler içeren, şiddete teşvik eden ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.

Editörün Seçtikleri

Video Galeri

Arşiv

Özgür Gündem Birinci Sayfa

“Binevş”

Cümle Alem

Qırıx


Okurlarla Başbaşa


Medya Diyalog


“Özgür