Ormanda bir ağacın güneşe yakınlığı

Demokrasi düşüncesi, eski Yunan’da henüz şehir devletleriyken, ilk kez M.Ö. 8. yüzyılda Atina’da ortaya çıktı ve uygulandı. Doğrudan temsil yoluyla, insanların, kendi kararlarını kendilerinin verebilmesi, pratikte denenirken önünde çıkabilecek engelleri yok gibi gözüküyordu. Ayrıca siyasal yönetime .... →  Âba Müslim ÇELİK

Demokrasi düşüncesi, eski Yunan’da henüz şehir devletleriyken, ilk kez M.Ö. 8. yüzyılda Atina’da ortaya çıktı ve uygulandı. Doğrudan temsil yoluyla, insanların, kendi kararlarını kendilerinin verebilmesi, pratikte denenirken önünde çıkabilecek engelleri yok gibi gözüküyordu. Ayrıca siyasal yönetime katılmalarının, hakları ve görevleri olduğunun bilinci içindeydiler. (Köleler ve yabancılar bundan hariç tutulurdu.)

Durum bundan ibaretken, çoğunluk ne isterse o olurdu. Peki ya azınlıkta kalanların hakları, hukukları ne olacaktı? Bütün bunlar demokrasinin zaafı olan kısımlarıydı. Çoğunluğun, azınlığın üzerindeki baskı ve diklenmesi biçiminde değerlendirilebilir.

Bu, demoktratik değildir. Şöyle ki, çoğunluğun parmak hesabıyla, bir düşünce ya da inanç grubunu, bir etnik topluluğu, çoğunluk istedi diye yok sayar, elinizdeki baskı araçlarıyla baskılar, dahası yok edebilirdiniz de. Demokrasi tarihine baktığımızda, 2 bin 500 yılı aşan bir zamanda göreceli olarak dünya bunun derece derece ideal ya da yanılsamalı örnekleriyle doludur.

İşte ileriyi görebilen Eflatun ve Aristo gibi ilk çağ düşünürleri, demokrasi uygulamalarındaki aksaklıkları görebilmiş, her fırsatta uyarmışlardır. Kendilerine “Umar nedir?” diye sorulduğunda demokratikleşmeden yana olduklarını her fırsatta açıklamışlardır. Eşit yasa “İsemoniya” herkesin yasalar önünde, eşit haklara dayalı yapılanmasını getirse de usumuza.

Bu bağlamda elle tutulur ve gözle görülür gerçeklik nedir? Ekonomik ve toplumsal güçlerin ilişkilerinin etkinlikleri yatay ve dikey, çeşitli biçemlerde bölünebilemezdir de ondan. İrade gücüyle, gerçekten var olan ve etki yapan güçler arasındaki yeni bir dengeyi yaratmak, ileriye bir gidişi de işaret eder. Çeliştiği düşünülen bu belli güce dayanmak ve bunu zafere ulaştırmak, yine aynı gerçeklik bağlamı içinde ifadesini bulur. Bu aşamadaki üretici etkinlik mutlak bir tarih anlayışını da içerir.

Türkiye entelijansiyasına baktığımızda hiçbir tutarlı aydın, eylemlerini duruşuyla kendisinde gelişerek ete kemiğe bürünüp somutlamadan, daha sonraki bir toplumsal devinime zemin hazırlamadan meydanı boş bırakmamalıdır. Bu doluluk, halk ve emekçi kesim ekiniyle, yüksek ekin arasındaki karşıtlıkta diyalektikleşen üstün bir düşünce ve etik yenileşmesinin git/gide devrimcileşerek yüce doruğuna evrilmesidir.

1860 yılında İbrahim Şinasi ve Agâh Efendi’nin birlikte çıkardığı Tercüman-ı Ahval gazetesinin ilk sayısının önsözünde güncelleyerek söylersek şöyle bir saptama vardır: “Mademki bir toplumsal heyette yaşayan halk, bunca yasal görevlerle yükümlüdür, elbette söz ve yazıyla kendi vatanın çıkarına dair düşüncelerini açıklamayı kazanılmış haklarından sayar.”

Gelelim bugüne, ben neden buradayım? Verili erkin Özgür Basın’a yönelik saldırıları karşısında insanlık onurunu savunmaya ve ayakta tutmaya geldim. Bir şairin dediği gibi “Unutma! şairleri haykırmayan bir millet, sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir.”

Bu duruş içerisinde olan ülkemin yazar, şair, gazeteci, sanatçı ve aydınlarına karşı, verili egemen erkin, gelenek haline gelmiş olan her türlü aşılamamış hasmane tutum ve davranışlarından yavaş yavaş vazgeçmesi, bir arada özgürce, paylaşımcı olarak yaşabilmemizin önündeki engellerin kaldırılmasını öngörür.

Başta insan hakları ve Kürtler olmak üzere Türkiye halklarının içine zorla ve yanlış politikalarla sokulduğu kanlı kıyımlara itiraz edenlerin çoğalması gerekir. Bu topraklardaki bin yıllık kardeşliğimiz, kardeşleşme eşdeyişiyle rafa kaldırılmadan paylaşımcılığın iradesine katkı sunabilir. Ülkenin bir şairi olarak, barış ve demokrasinin yanına 80’lerde yazdığım, Ritsos ve John Cornford’un da bana el verdiği “Saan’ın Türküsü” şiirimi koyuyorum.

Akar Dicle, Fırat kanlı
aylasında nar ağaçları
çarka girer, sağır başım,
sipere damlar gözyaşım

Şimdi mavi bir yalım
rüzgarların kanadında
şişindi kan çiçekleri
ülkem göl dört yanda

gül güneşi emziriyor
bulutsuzluktum aşka
-bu yüzden özgürlüğe- diye

-Kem talih, gücümü yitirir de
yıkarsa beni toprağa,
beni olanca iyiliğinle an,
sevdiğim ne olur unutma!..

0 Yorum

Bu Yazı Hakkında Ne Söylemek İstersiniz?

UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren, halklara ve inançlara saldıran, nefret suçu ve cinsiyetçi söylemler içeren, şiddete teşvik eden ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.

Editörün Seçtikleri

Video Galeri

Arşiv

Özgür Gündem Birinci Sayfa

“Binevş”

Cümle Alem

Qırıx


Okurlarla Başbaşa


Medya Diyalog


“Özgür